TAMADRESİNEGELDİN
Yeni Nesil Blog Anlayışı

 

 

 



Gazze direnişi bitmedi yeni başlıyor

27/1/2009"
Abdullah Yıldız - Vakit

Bir aydır hep Gazze’yi konuştuk, Gazze’yi düşündük. Ellerimiz Gazzeliler için semaya kalktı; onlara yürekten dua ettik; Siyonist katillere ise lanet ve beddua yağdırdık. Gazze ile yattık, Gazze ile kalktık. Gazzeliler ağladı, biz ağladık; Gazzeliler yaralandı, biz yaralandık, dilhûn olduk. Gazzeliler şehid düştü, bir şehîdimiz işaret parmağını dünyanın kör gözüne uzatıp “Eşhedü en-lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammedden Rasûlüllah” diye haykırdı; hem biz dirildik, hem “ümmet” hem de “insanlık” dirildi! Şehid kanının bereketi, diriliği, dirilticiliği bir kez daha ayan oldu. “Onlar diridirler, ama siz anlayamazsınız.” (Bakara, 154)
Gazze, bir “direniş ve diriliş mektebi” olarak insanlığın hafızasına kazındı; bir daha silinmemecesine.
Evet, bundan böyle hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. “Gazze’den önce” ve “Gazze’den sonra” denecek. Gazze’nin yıllardır her yandan kuşatılmış, eli-kolu bağlanmış kahramanları, aç ve biilaç bir direniş destanı nasıl yazılırmış, onu gösterdiler tüm dünyaya. Dünyanın en güçlü, en etkili, en tahrip edici silahlarına sahip caniler ordusuna karşı 22 gün yiğitçe direndiler. 1967’de üç devletin ordusunu darmadağın eden İsrail, o üç ordunun sahip olduğu silahların binde birine sahip olmayan bir avuç mücahidle göğüs göğse savaşma cesaretini kendinde bulamadı; sadece bebeleri, kadınları, sivilleri katledip, binaları yıkıp geri döndü. Buna Mısır’ın, S.Arabistan’ın, Ürdün’ün ihanetini; kapalı kapılar ardında İsrail’e “Hamas’ın işini bitirin” diyen kahpe yöneticileri ve katillere muhbirlik yapan dahili hainleri de katarsak, Hamas direnişinin ne devasa bir destan olduğunu daha iyi anlarız.
Kesin olan şu ki; bundan böyle direnişin adı Hamas’tır; adresi Gazze’dir; kimliği İslâm’dır, insanlıktır.
Hakikat şu ki; Gazze direnişi artık “ümmetin intifadası”na, hatta “insanlığın intifadası”na dönüşmüştür.
Evet, bu böyledir. Peki, bundan böyle bize; Türkiye insanına, ümmete ve tüm insanlığa düşen nedir?
Gazze’de geçici ateşkes sağlanmıştır. Bu vesileyle ateşkesin diplomatik kahramanı Başbakanlık Danışmanı Prof.Dr. Ahmed Davutoğlu’nu yürekten tebrik ediyoruz. Bu arada İsrail seçim sürecine girdi. Siyonist vampirler, Gazzelinin kanı üzerinden siyasi hesaplar yapmakla meşguller. ABD’de Obama dönemi başladı; ama Siyonistlere destek geleneği değişmedi. Seçim sath-ı mailindeki Türkiye’de de gündem artık içe dönük.
İşte böyle bir ortamda; Gazze ve Filistin için ne yapmalı, nasıl bir çaba ortaya koymalıyız?
1) İsrail’in “barış” sözcüğünün kocaman bir yalan ve aldatmacadan ibaret olduğunu unutmayalım. Şu kesin ki, İsrail terör şebekesi hiçbir sözünde durmadı; yaptığı hiçbir anlaşmaya uymadı, hiçbir BM kararını dinlemedi. Temel stratejisini, “Arz-ı Mev‘ûd” olduğuna inandığı Nil’den Fırat’a kadar olan toprakları işgal edip, orada yaşayanları sürgün ve katletmek üzerine kurdu. Şiarları; işgal, sürgün ve katliamdır. Zira kendi elleriyle yazdıkları Tevrat öyle emreder: “Onların her şeylerini tamamen yok et ve onları esirgeme ve erkekten kadına, çocuktan emzikte olana, öküzden koyuna, deveden eşeğe kadar hepsini öldür.” (Samuel Kitabı, 15.Bap)
Dolayısıyla, Siyonist katillerin işgallerini, cinayetlerini ve katliamlarını sona erdirmesi beklenemez.
Bizleri Yahudiler konusunda açıkça uyaran ilahi ikaz, bugün daha bir anlam kazanmıştır: “Andolsun, insanlar içinde, müminlere en şiddetli düşman olarak Yahudileri ve müşrikleri bulacaksın.” (Maide, 82)
2) Filistin davası Arapların değil aksine bütün bir ümmetin davasıdır. Tarihi ve sosyolojik gerçekler açısından bakıldığında ise öncelikle Türkiye’nin yani Osmanlı torunları olarak bizim meselemizdir. Filistin 1917’ye kadar Osmanlı toprağıydı. Kudüs’ü ve Filistin’i işgal eden İngilizler, Yahudileri sistemli bir şekilde bölgeye yerleştirip silahlandırdılar ve İsrail’i, bir hançer gibi millet-i İslâm’ın bağrına sapladılar. Sultan Abdülhamid’e, 1902’lerden başlayarak defalarca müracaat eden ve Filistin’e yerleşmelerine karşılık tüm Osmanlı borçlarını silmeyi teklif eden Siyonist lider T.Herzl huzur-u şahaneden kovulmuşken, sonrasındaki hain süreç maalesef böyle işledi.
3) “Küfür tek millettir” hadisini aklımızdan çıkarmayalım. Tarih tanıktır ki; Kudüs İngilizler tarafından işgal edildiğinde, İngilizlerle beraber, sözde bizim müttefikimiz olan Almanlar ve Avusturyalılar dahil tüm Avrupa ve tüm Hıristiyan âlemi bayram yapmıştı… İngilizlerin devlet olarak ikame ettiği İsrail, o gün-bugündür ABD ve Batılı-Hıristiyan devletler tarafından kayıtsız-şartsız desteklenmektedir ve desteklenmeye devam edecektir.
4) Müslüman dünya, ümmet bilincini yeniden kuşanmak ve sıkı bir dayanışma ve yardımlaşma içine girmek zorundadır. Ama gerçek şu ki, müminlerin dayanışma ruhu özellikle saldırıya uğrayınca canlanıyor:
“Onlar bir saldırıya uğradıklarında, yardımlaşarak kendilerini savunurlar.” (Şûrâ, 39)
Nitekim İslâm dünyası ve özellikle Türkiye insanı, Gazze katliamı ile adeta ayağa kalktı.
Ancak, şimdi zaman, anlık tepkileri uzun soluklu mücadeleye dönüştürme zamanıdır.
5) Gazze ekseninde ilk kez böylesine ayağa kalkan Müslüman halkların ve Türkiye insanının asıl görevi şimdi başlamaktadır. Evet, Gazze derdimiz, duâmız, davamız olmaya devam etmelidir. “Sabırla ve namazla Allah’tan yardım dileyin” (Bakara, 45) emrine ittibaen, bıkmadan ve usanmadan namazla, kunutla Gazzelilere Allah’tan yardım dilemeyi, Siyonistlere ise lanet etmeyi sürdürmeliyiz. Siyonist sermaye ürünlerini boykota bir ay değil sürekli devam etmeliyiz. Filistin davasına hep saldırı ve katliam zamanlarında değil, her zaman sahip çıkmalıyız; mazlum Filistin halkı kendi topraklarına geri dönünceye ve gerçek özgürlüğüne kavuşuncaya kadar da onlara her türlü diplomatik, mali, fikri ve fiili desteğimizi vermeye devam etmeliyiz. Gazze gazamız mübarek olsun!

Devam Et 0 Yorum

Suriye İhvanı’ndan tarihi açılım

27/1/2009"
Mustafa Özcan - Vakit

1970 ve 1980′lı yıllarımız Suriye İhvanı’ndan gelen acı haberlerle geçmişti. Geçmiş elendiğinde çok şeyler yaşandığı görülüyor ama insanlar genelde acıları ve meseleyi kurcalamamayı tercih etti. Hama olaylarıyla birlikte içeridekiler ya tasfiye edildi ya da pasifize edildiler. Bir kısmı soluğu dışarıda aldı ve bunların sayısı yaklaşık 100 bin olarak veriliyor. Türkiye’de olanların dakik bir sayısı bilinmese de ağırlıklı bulundukları ülkeler, Yemen, Ürdün ve Suudi Arabistan. 100 bin kişi 1980 sonrasında soluğu yurtdışında alırken içeride bulunan 30-40 bin kişi ise kayıp. Akibetleri bilinmiyor ve kendilerinden haber alınamıyor. Bunlardan büyük kısmının öldüğü sanılıyor ama resmi olarak haklarında bir bilgi yok. Şam rejimi nisyan politikası izliyor. Dolayısıyla onlarla ilgili işlemler askıda bulunuyor. Eşleri veya akrabaları haber alamıyor. Çocukları ise babalarının ölüp ölmediğini bilmediğinden dolayı miras meselesini halledemiyorlar. Velhasıl Suriye rejimi içeridekileri fiziki olarak ve hapishanelerle pasifize ederken dışarıdakiler de kendi dertlerine düşmüş durumdalar. Kimlik sorunları dahil birçok sorunla boğuşuyorlar. Yaşlı kuşak 20-30 yıldan beri doğdukları toprakları bile göremezken yeni kuşaklar da anavatanlarını bilmiyorlar veya görme bahtiyarlığına erebilmiş değiller. Burada diğer bazı Arap rejimleri gibi ailelere yönelik olarak toplu cezalandırma yöntemi uygulanıyor. Bugüne kadar Suriye rejimi uzlaşma çağrılarına kulak tıkamış durumda. Daha doğrusu yapılan çağrılara kulak asmıyor ve dışarıdaki Suriyelileri ademe mahkum etmiş bulunuyor. Bu bağlamda, sürgünde ve diaspora halinde bulunan Suriyeliler çağrı üzerine çağrı yapıyorlar ve en son olarak da Suriye Müslüman Kardeşler Hareketi, Gazze olaylarıyla birlikte dahildeki yaraları sarmak ve kaynaşmayı temin için Suriye rejimine yönelik olarak muhalefetini dondurmuş ve askıya almış bulunuyor. İstedikleri, doğuştan kazanılmış olan hakların yani vatandaşlık haklarının iadesi. İhvan’ın bu tarihi açılımı eski yaraların iltiyamı ve kapanması için büyük bir fırsat. Bu defa olsun Şam rejiminin kulaklarının üzerine yatmaması ve bu haklı çağrılara kulak vermesi beklenir.
¥
Gerçekten de baktığımız zaman Suriye rejimi İhvan’a karşı çifte standart uyguluyor. Resul Tosun’un da yazdığı gibi yabancı uyruklu İhvan mensupları makbul olurken yerliler adeta 1980 yılında kabul edilen 49 sayılı yasa ile vebalı gibi görülüyor. Bizde bir zamanlar 163. maddenin daha ağırlaştırılmış hali gibi bu madde muhalefeti yıldırmak için Demokles’in kılıcı gibi kullanılıyor. Gerçekten de Halit Meşal gibi Hamas ileri gelenleri Şam’da adeta sığınak faaliyet imkanı elde ederken Suriye’nin kendi İhvan’ı ise ülkeye dönme ve faaliyet gösterme imkanından mahrum bulunuyor. Bu, Suriye rejiminin tutarsızlığını göstermektedir. Şam Arap aleminden Hamas’a destek için gelecek İhvan mensubu heyetleri beklerken içlerinde anavatanı temsil eden bir tek bile İhvan mensubu yok. Mesele barışsa Beşşar Esad’ın ilk önce iç cephede barışı temin etmesi gerekmez mi? Mesele direnmek ve mümanaat ise bunu yine iç cepheyi sağlama alarak yapmak daha iyi olmaz mı? Bu çelişkiler yumağında ister istemez insan şunları düşünmekten kendini alamıyor: Gerçekten de Suriye rejimi bir pazarlık ve muvaaza rejimi midir? Geçmişte Abdullah Öcalan meselesinde olduğu gibi Halit Meşal ve arkadaşları Suriye rejiminin elinde mücerret bir kart mıdır? Keza Hizbullah da bu kartlardan bir başkası mıdır?
¥
Bir gerçek varsa o da baba Esat gibi Beşşar Esad’ın da İslâmi kesimlerle ilişkisinin net olmaması hatta pürüzlü olmasıdır. Sözgelimi, 1950′li yıllarda ve 1960′lı yıllarda Mustafa Sibai’nin milletvekilliği adaylığına karşı İslâmi kesimden gelen en sert muhalefet merhum Ahmet Keftaro’nun muhalefetiydi. Yıllar yılı Keftaro ve eğitim kurumları rejimin yanında yer aldı ve onunla birlikte aynı karede görüldü. Ürdün Kralı Hüseyin’in İhvan’ı bölge denkleminde bir denge ve emniyet unsuru olarak görmesi ve sınırlı sorumlu bir biçimde tanıması gibi baba Esat rejimi de İhvan’a ve diğerlerine karşı Keftaro, Şeyh Salih Ferfur ve Muhammed Said Ramazan el Buti gibi bağımsız ulemayı denge unsuru olarak görmüş ve onları bu yönüyle kollamış veya en azından faaliyetlerine izin vermişti. Lakin Beşşar Esad dışarıdaki İslâmi hareketlerle ilişkilerini geliştirirken son yıllarda aksine içerideki İslâmi gelişmelere ket vurmaya ve onları bastırmaya çalışıyor. Sanki dışarıdaki İslâmi hareketlerden güç alarak içeridekileri sindiriyor. Sözgelimi son yıllarda aynen Türkiye ve Mısır’daki gibi merkezi ezan gündemde. Onun ötesinde Pakistan ve Yemen’den sonra ülkenin gurur kaynağı ve mefahiri olan ve Hindistan’dan sonra en yoğun medrese eğitimi veren Şam medreseleri kurutulmak isteniyor. Kimilerine göre bu politika daha önce Tunus’ta denenen dini kaynakların kurutulması projesine denk bir proje. Bu durumda aynen bizdeki 28 Şubat sürecinde olduğu gibi 30-40 yıl sonra İhvan ile Keftaro neredeyse rejim karşısında aynı konuma ve saffa düşmüş oldu. Belki kabirlerinde Sibai ile Keftaro da barıştı. Medreselerin idareleri veya bir başka deyimle İslâmi cemiyetlerin idareleri yeni alınan bir kararla lağvediliyor. Bu idarelerde alimlere yer verilmemesi ve bu doğrultuda kendilerini yeniden düzenlemeleri isteniyor. Keza 28 Şubat sürecinde olduğu gibi dini eğitimin orta eğitimden kaldırılması da Suriye rejiminin gündemi arasında yer alıyor. Rejim bununla da kalmıyor ve ramazan ayında Camii Emevi Sahnı gibi yerlerde zenginlerin iftar vermesi engelleniyor. Dini coşku neredeyse küllendirilmek isteniyor. Bu yapılırken de sudan bahaneler kullanılıyor. Bunu yapmak gösterişe girermiş. Gösteriş konusu, yasakla değil vaazu nasihatla halledilir. Rejimin aldığı veya almakta olduğu bu kararlar dini kesimler tarafından protesto ediliyor. Beşşar’a görüşme talep eden çevrelere Beşşar görüşmelerde soğuk davranmıştır. Ramazanda iftar veren zenginleri gösteriş yapıyorlar diye geri çeviren Suriye rejimi, içeridekilerle dışarıdaki dindarlara çifte standart uygulayarak suçladığı konuma düşüyor. Mümanaat veya direnme adına medreselere göz açtırmayarak aslında ABD ile mücadele etmiş görünerek gerçekte onun projelerini uygulamış oluyor. İhvan’ın bu çağrısıyla niyetini bir kez daha test etmiş veya ettirmiş olacaktır. Gerçek şu ki, Suriye rejiminin sigortası dini hizmetler ve onlarla barışık yaşamasıdır.

Devam Et 0 Yorum

Kanaltürk ve Tuncay Özkan,Ergenekon'un Neresinde

27/1/2009"
Hasan Karakaya - Vakit

Çoğunuz bilirsiniz… Nasreddin Hoca merhum, kasaptan ciğer alıp, göndermiş eve… Akşam geldiğinde, sofraya oturup da, beklediği “ciğer yahnisi”ni göremeyince sormuş hanımına:
“Hani bizim ciğer?”
Hanımı demiş ki;
“Kedi yedi”
Hoca merhum, hiç üşenmemiş, kalkmış sofradan, tartmış “kedi”yi.
Sonra da söylenmiş hanımına:
“Ciğeri bizim kedi yediyse, kedi nerede?.. Bu, bizim kediyse, ciğer nerede?”
Hikâye bu… Merhum Nasreddin Hoca’nın, “Ciğeri bizim kedi yediyse, kedi nerede?.. Bu, bizim kediyse, ciğer nerede?” diye sorması gibi; bizim de sormamızın tam sırasıdır:
“Kanaltürk, CHP ve Koç’un paralarıyla kurulduysa, Tuncay Özkan nerede?.. Yoook, kanalı Tuncay Özkan kurduysa, CHP ve Koç nerede?”
Soruyu sormama sebep olan olayı biliyorsunuz…
“Kanaltürk’ü nasıl kurduğu” konusunda öteden beri “istifham ve şaibe”ler bulunan, konu her açıldığında “Borç aldım, kurdum!.. Alın terimle kurdum!.. Aldığım tazminatla kurdum!” savunması yapan Tuncay Özkan’ın; Kanaltürk’ün kuruluş günlerinde CHP’den Kanaltürk’e aktarılan paraların toplam 5 Trilyon 536 Milyar lira olduğu ortaya çıkmıştı!..
CHP, Tuncay Özkan’a verilen bu para konusunda, her ne kadar “CHP’nin tanıtımı içindi!.. Reklâm içindi!.. CHP’nin belgeseli içindi!” dese de; ortada ne “reklâm” vardı, ne de “belgesel”e benzeyen bir yapım!..

TUNCAY ÖZKAN BİR FATURA BULDU AMA!
Ortada birkaç “fatura” vardı ama, onlar da “çelişki”lerle doluydu!.. Yani, CHP’nin “parayı verdim” dediği tarihle, Kanaltürk’ün “aldım” deyip “fatura” kestiği tarih birbirini tutmuyordu!..
Olayı biraz açalım:
Geçen yılki bazı gazetelerde de yer aldığı gibi; Maliye Bakanlığı Gelirler İdaresi 2004-2005 yılları arasında yaptığı incelemeler sonucunda CHP Genel Merkezi’nin İş Bankası’ndaki hesabından Kanaltürk’ün Finansbank’taki hesabına 2004 ve 2005 yılları içerisinde beş ayrı havale ile toplam 3 milyon dolar (4 milyon 102 bin YTL) para aktarıldığını tesbit eder!..
Gelirler İdaresi’nin yaptığı incelemede CHP’nin kasasından çıkan 3 milyon dolarlık harcama için fatura kesilmediği tespit edilir. Olay yargıya intikal ettirilince, Tuncay Özkan’ın, 2004-2005 yılında yapılan para transferi için 3 yıl sonra 3 ayrı fatura kestiği ortaya çıkar!
Ancak bu faturaların, CHP’nin banka hesabından Kanaltürk’ün banka hesabına yapılan aktarımdan çok daha sonra düzenlendiği görülür!..
Bu faturaların tarihi; yapılan para transferinden sonraki tarihlere ait olduğu gibi, iki tanesi de Maliye incelemesinden sonraki tarihlere aittir!..
Yani CHP’nin hesabından Kanaltürk’ün hesabına aktarılan paralarla, çekilen belgesel(!) karşılığında kesilmiş faturaların tarihi ve miktarları birbirini tutmamaktadır!..
Meselâ;
13 Eylül 2007 tarihli bir faturada 3 milyon 209 bin YTL, 31 Mayıs 2005 tarihli faturada 1 milyon 100 bin YTL, 21 Mart 2007 tarihli faturada ise 1 milyon 227 bin YTL para aktarıldığı görülür!..
Böylece CHP’den Kanaltürk’e aktarılan paraların toplamı 5 milyon 536 bin YTL’ye ulaşır!..
Evet, “faturalar tartışmalı”dır!..
Ama, ortada tartışılmayan bir gerçek vardır!..
Sonuç itibariyle CHP, Kanaltürk’e 5 Trilyon 536 Milyar Lira aktarmıştır!..

KOÇ’TAN KANALTÜRK’E 8 TRİLYON!
Duruun, daha bitmedi…
Dünkü Vakit’in 2. sayfasında yer alan haberden de anlıyoruz ki; Kanaltürk’e, yani Tuncayım Özkanım’a para aktaran tek kuruluş CHP değildir!..
Tuncayım Özkanım’ın Kanaltürk’üne para pompalayanlar arasında Koç Holding bünyesindeki Beko da vardır!.. Evet Mustafa Koç’un Beko’su!
Haberimizde de yer aldığı gibi;
Ergenekon Terör Örgütü soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel, Beko Ticaret A.Ş.’nin Kanaltürk’ün kuruluşu sırasında 8 Trilyon 440 milyar Lira’lık ödemesi hakkında Maliye Bakanlığı’ndan bilgi ister!..
İşte bu bilgi üzerine, muhabirimiz Kenan Kıran, konunun muhataplarından; eski adıyla Beko Ticaret’e, yeni adıyla Zer Merkezi Hizmetler ve Ticaret A.Ş’ye sorar:
“Böyle bir para yatırdınız mı?”
19 Ocak 2009’da Zer Hizmetler A.Ş’den gelen açıklamada özetle denilir ki;
“Yaşam Televizyon Hizmetleri A.Ş ile Gökcan Prodüksiyon A.Ş’ye (“Kanaltürk”) yapılan ödemeler, söz konusu şirketlere finansman sağlanması amaçlı değil, diğer medya kuruluşlarında olduğu gibi, Koç Topluluğu şirketlerinin reklamlarının uygun fiyatlarla Kanaltürk’te yayınlanması amaçlıdır.
Tüm ödemeler, Koç Topluluğu şirketlerinin reklamlarının Kanaltürk’te yayınlanması için şirketlere yapılmış ve faturalandırılmıştır.”

BU PARALAR NEYİN NESİ?
Uzun lâfın kısası;
Tuncayım Özkanım, Kanaltürk’ün kuruluşu aşamasında CHP’den 5 trilyon, Koç’tan 8 trilyon almış!..
Allah bilir, daha başka kişi ve kuruluşlardan daha kaç trilyon aldı?..
İşte bu yüzden soruyorum ya;
“Kanaltürk CHP ve Koç’un paralarıyla kurulduysa, Tuncay Özkan nerede?.. Yoookk; Tuncay Özkan’ın paralarıyla kurulduysa, CHP ve Koç nerede?..”
Kimin, “nerede” olduğu, elbette ortaya çıkacak!.. Tabii, CHP ve Koç Holding’in “Kanaltürk’e hangi sebeple para pompaladıkları”nın sebebi de!..
Tuncay Özkan mı çok “maharetli” bir televizyoncudur, yoksa CHP ve Koç Holding mi çok “merhametli”dir?!?
Ya da; Kanaltürk’ün kuruluş amacı nedir?..
Dedim ya;
“Kimin, nerede” olduğunu, Kanaltürk’ün “ne amaçla” kurulduğunu, Ergenekon Soruşturması sonunda öğreneceğiz!..
Kimbilir, belki de;
“Faili Meçhul Cinayetler”i de öğreniriz!..

AKMAN AKYÜREK NASIL ÖLDÜ?
Hani, hazırladığı “100 sayfalık rapor”dan sonra, “Susurluk benzeri bir kaza” sonrası ölen Hakim Akman Akyürek’in araştırdığı “Faili Meçhul Cinayetler” vardı ya, işte onları!..
Çünkü efendim, ne ilginçtir ki, bu “şüpheli kaza”nın içinde de Tuncay Özkan’ın adı geçiyor!..
Nasıl mı?..
Bakın, şöyle:
Tarih, 8 Aralık 1997…
Güney Afrika’daki “çete araştırması”ndan dönüşünde Fethiye’ye giden ve birkaç gün burada kalan Akman Akyürek, Susurluk kazasıyla ilgili çok önemli bazı dosyalar almak üzere İstanbul’a hareket eder…
Akyürek’in TEM Otoyolu’na Bolu’da 73 No’lu gişeden saat 01.15’te girdiği ve kaza yerine 3 saat sonra ulaştığı belirlenir!..
Akyürek’in saat 02.00 sıralarında çok yakın arkadaşı olan Kanal D Haber Müdürü Tuncay Özkan’ı telefonla arayarak sabah mutlaka görüşmek istediği, ancak görüşmenin nedeni konusunda bilgi vermediği de ifade edilir!..
Akyürek’in 15 yıldır yanından ayrılmayan yakın arkadaşı Gazi Buzkaya adlı emekli polis ise, işleri olduğu için bir gün önce uçakla İstanbul’a gelir!
Akman Akyürek’in çarptığı kamyonun şoförü Hasan Bakcan, olayı şöyle anlatır:
“Yenişehir’den Rami’ye yük getiriyordum.
Hava yağmurlu, yerler ıslaktı!
E-80 Karayolu üzerinde ve sağ şeritte seyrederken, dikiz aynasından önce arkamda farların döndüğünü gördüm. Daha sonra bir otomobilin döndüğünü farkettim. Yolun sağında gidiyordum ama, bana çarpmasını engellemek için daha sağa kaçmak istedim. Ancak tam o sırada otomobil bana, sol arka köşemden çarptı. Kaza sırasında etrafımızda hiçbir araba yoktu. Yanımdaki muavin Hüsnü Aslan ile kamyondan inerek, daha sonra olay yerine gelen diğer sürücülerin de yardımıyla bana çarpan otomobil sürücüsünü arabadan çıkararak hastaneye gönderdik.”
Sonuçta, kamyon şoförü serbest bırakılır!..
Çünkü, olay bir “kaza”(!)dır!..

KAZA DEĞİL, CİNAYET!
Kazanın sabahında, yani saat 09.45 sıralarında Şişli Adliyesi’ne gelen Kanal D Haber Müdürü Tuncay Özkan’ın, Savcı Tunç Onat tarafından bir süre bilgisine başvurulur…
Savcılıktaki ifadesinin ardından soruları cevaplayan Özkan, Savcı Onat’ın kendisine “Akman Akyürek, kazadan 2 saat önce sizi aramış. Sizinle görüşmeye mi geliyordu?” şeklinde soru yönelttiğini bildirir!..
Özkan, bu soruyu, “Beni saat 02.00 sıralarında aradığı doğrudur. Bana yolda olduğunu söyledi ve 09.30 gibi kendisiyle görüşmeyi kararlaştırdık” şeklinde cevapladığını söyler!..
Uzatmayalım…
Dosya kapanır!..
Böylece, Hakim Akman Akyürek de “sırlarıyla ölenler” kervanına katılır!..
Gelelim, bugüne…
8 Aralık 1997’nin üzerinden 11 yıl geçtikten sonra, 30 Kasım 2008’de bir “tanık” çıkar ortaya ve der ki;
“Akman Akyürek kazada ölmedi, öldürüldü!”
İfadeyi ortaya atan kişi, adından biraz önce söz ettiğimiz ve 15 yıldır Akman Akyürek’in yanından ayrılmayan Gazi Buzkaya adlı emekli polistir!..

O EVRAKLAR TUNCAY ÖZKAN’DA MI?
Ne ilginçtir ki;
Bu emekli polisin, “Hakim Akman Akyürek’in öldürüldüğünü” söylediği televizyon kanalı, “Tuncay Özkan’ın eski kanalı Kanaltürk”tür!..
Kanaltürk’te 30 Kasım’da yayınlanan Pazar Politika programına katılan Gazi Buzkaya, ilginç şeyler söyler.
Emekli polis memuru Gazi Buzkaya, Akman Akyürek’in son günlerinde çok tedirgin olduğunu ve ölümünün normal olmadığını iddia ederek Akman’ın birileri tarafından susturulduğuna inandığını ifade eder!..
Program hazırlayıp sunan Sami Dadağlıoğlu’nun “Akyürek’in arabasında bant kayıtları olduğu, belge ve kendi arşivinin bulunduğu söyleniyordu. Özel arşivi nerede” sorusuna Buzkaya şöyle cevap verir:
“Akman’la İstanbul’da buluşacaktık. Trafik kazası geçirdiğini telefonla öğrendim. Hastaneye gittiğimde Akman ölmüştü. Olay yerine gittim. Akman, Tuncay Özkan’ı daha önceden tanıyordu, çok yakınlardı. Özkan’a telefon ederek trafik kazası geçirdiğini söyledim. Telefonla birbirimize bilgi verdik.
Ben Akman’ın bürosunda çalışıyordum. Her konuyu biliyordum. Özel arşivi derken büyük bir kitaplığı ve yazışma portalı vardı.
Cenaze merasimlerinin ardından Tuncay Özkan ile Ankara’daki büroya uğradık!.. Özkan, bürodan Akman’ın arşivinden üç dört kutu evrak aldı!.. Ama, Özkan’ın aldığı belgelerin içeriği hakkında bilgim yok!..”

2 SORUYA NASIL CEVAP VERECEK?
Ne ilginç değil mi?..
Bakın, nerelerden neler çıkıyor?..
Görüyorsunuz ya;
Tuncay Özkan’la ilgili tek soru, “Kanaltürk’ü nasıl ve kimin parasıyla kurduğu?” sorusu değil!..
Şimdi, şu soru da cevap bekliyor:
“8 Aralık 1997 gecesi, Hakim Akman Akyürek’in seni araması sadece buluşma saatini bildirmek için miydi?.. Daha başka hiçbir şey söylemedi mi?..
Cenaze merasiminden sonra gittiğin Ankara’da, Akman Akyürek’in bürosundan hangi evrakları aldın?.. O evraklar, ne ile ilgiliydi?..
O evrakları ne yaptın?”
Bu sorular, aslında birçok konuya açıklık getiriyor!..
Ama ben merak ediyorum;
Tuncay Özkan’ın, Akman’ın bürosundan aldığı “evrak”lar ile Kanaltürk’ün kuruluş aşamasında aldığı “paralar” arasında bir ilişki var mı acaba?..
Şimdilik bu kadarla yetiniyor ve Ergenekon’dan tutuklu Tuncay Özkan’ın Silivri’de yapacağı “savunma”yı merakla bekliyorum!..
Bakalım, bu “savunma”da “Hakim Akman Akyürek’in evrakları” ve “Kanaltürk’e aktarılan trilyonlar” konusu yer alacak mı?..
Kanaltürk’e kim para verdi?.. Neden verdi?..
Tuncay Özkan, Ergenekon’un neresinde?..
Ve de, “Kaç Kişi”ler?!?..
Kulaklarım Silivri’de!..
Ağırlık atıyorlar!
Malûm, dün İzmir’in Buca ilçesinde, bir “çöp bidonu”nda “2 uçaksavar mermisi ile 746 mermi” daha elegeçirilmiş!.. Daha doğrusu, çöp bidonuna bırakılmış, orada bulunmuş!..
Herkesin düşüncesi birbirinden farklı… Kimi “hedef saptırma” diyor, kimi başka bir şey!.. Ben, buna “safra atma” diyorum!..
Hani, “uçan balonlar” yükselemediği zamanlarda “kum çuvalı” gibi ağırlıklar atılır ya!.. Hani, “gemi”lerin batma tehlikesine karşı “sintine” boşaltırlar ya!.. Hani, insanlar “safra” boşaltıp rahatlarlar ya!..
Bana öyle geliyor ki; evlerinde “mermi” bulunduğunda bunun hesabını veremeyecek olanlar, son günlerde “mermi boşaltmaya” başladı!.. Mermi boşaltıp, gözaltı korkusundan kurtuluyorlar!..
Tabiî, bu arada “koğuşlarda kavga” etmeler, “birbirlerini ele verme”ler ya da “birbirlerini tanımazlıktan gelme”ler ve “O adamı tanımıyorum” demeler de cabası!..
Hele sabredin… Bir gün gelip, “yumruklaşma”ya başlarlarsa hiç şaşmayın!.. Böyle böyle çözülecekler işte!..
Kendilerini kurtarmak için, arkadaşlarını harcayacaklar!..
Ergenekon Soruşturması’nın en faydalı yanı da bu!..

Devam Et 0 Yorum

Akıl sır ermiyor

20/12/2008"
20 Aralık Cumartesi 2008         
             RIDVAN DİLMEN/MİLLİYET

Geçen hafta dedim ya, bu Fenerbahçe’nin gerçekten ortası yok. Ya çok kötü oynuyorlar, ya da çok iyi. Beş gün önce Antalyaspor karşısındaki takıma bir bakıyoruz, arzu var, yardımlaşma üst düzeyde, sahanın her yerinde pres. Bir de dün geceye bakıyoruz; bütün oyuncular bitse de gitsek artık ritminde.

Kötü başladığın bir sezonda büyük bir şans eseri zirveye yine ortak olmuşsun, Avrupa’daki hüsrandan sonra Türkiye’ye dört elle sarılman gerekirken bu kadar isteksiz bir oyuna akıl sır ermiyor. Aksine ben çok diri, moralli bir Fenerbahçe beklerken, çok yanıldım. Maç öncesi futbolculara bir puanı alın gidin, maça da çıkmayın deseler, hepsi razı olurdu. Çünkü oynanan oyunun başka açıklaması yok.
Tartışmalı Önder’in golüne kadar rölanti bir tempoda oynayan Fenerbahçe, Konyaspor’un bir anlık şaşkınlığından ikinci golü de bulunca maçı bitirdim zannetti. Lugano ve Edu’nun yokluğunda, savunma göbeğine fazla güvenmeyen, bu yüzden geride kalabalık kalmayı tercih eden Fenerbahçeli oyuncular Konyaspor savunmasını hiç zorlamadılar. Kaleye giden iki top da gol oldu.

Gözden geçirmeli
İkinci yarıda Konyaspor farkı bire indirince ister istemez panik yaşandı. Özellikle yüksek toplar ciddi sıkıntı yaratsa da Roberto Carlos’un yerinde kademeleri, Gökhan Gönül’ün çalışkanlığı takımı ayakta tuttu. Deivid, Emre ve Alex performanslarının çok altında kalınca risk alan Konyaspor’a karşı kontratak girişimleri de zayıf kaldı.
Denizli’de pozisyon yok, üç puan alınıyor. Konya’da yarım pozisyonla iki gol, üç puan geliyor. Nedense deplasmanlarda başka bir kimliğe bürünüyor takım. Bu istikrarsızlıkla zirvede devamlı olmak çok zor. Evet Fenerbahçe şansının da yardımıyla çok önemli bir galibiyet daha aldı. Ancak devre arasında transfer istemeyen Aragones’in bu maçı birkaç defa izlemesi, kararını yeniden gözden geçirmesi gerek. Takım içinde rekabet yaratılmalı.

 

         
Devam Et 0 Yorum

Yardımcıya rağmen

6/12/2008"

Rıdvan Dilmen


6 Aralık Cumartesi 2008

İlk 60 ve son 30 dakika. Teknik Direktör Aragones ilk 60 dakika Hacettepe, Ankaragücü, Gaziantepspor maçlarından ders almadığını gösterdi. Beşiktaş gibi bir takıma karşı ofansif oyuncularla oynamasına rağmen bundan da olumlu sonuç çıkarmamıştı.
İkinci yarı Deivid ile Emre’yi birlikte soktuğunda hücumcularını çoğalttı. Belki yine tek forvet gözüküyordu ama arkasındaki oyuncular Josico değil Emre, Vederson değil Deivid idi. Yani hücum yapmasını bilen oyuncular vardı artık. Önce Emre ilk buluştuğu topla gol yaptı. Josico oralara mükmün değil gelmezdi. Sonra Güiza bir gol daha attı, yardımcı hatalı ofsayt bayrağı kaldırdı. Deivid attı, yarım metre içeri giren topa gol kararı verilmedi. Ama ne varsa son 30 dakikada vardı.
Fenerbahçe takımını derbilere hazırlamak için ekstra motivasyona gerek yok. Turan Sofuoğlu dahil, Daum da, Zico da, Aragones de derbilerde fire vermiyor zaten. Hep Anadolu maçlarında puanlar gidiyor. Son yarım saatteki takım kazanır veya kaybeder ama sonuçta pozisyona girer.
Denizli takımını 1-0’dan sonra maça ortak eden yardımcı hakemdi. İki golü iptal ederek maçın kopmasını engelledi. Denizli de kalan son bölümde şuursuzca baskı yaptı.

Devam Et 0 Yorum

Yanlış tercihler

30/11/2008"
   30 Kasım Pazar 2008
                         Rıdvan Dilmen
                         Milliyet

Tenis maçı gibi oldu. Top gitti, geldi. Teknik Direktör Aragones önce hücumu, sonra rakibi durdurmayı düşünmüştü. Riskli davrandı. Skor avantajını ele geçirince Josico’yu da alarak oyunu kontrolü altında tutmaya çalıştı.
Mustafa Denizli ise kendisine yakışmayacak şekilde “önce durdur, sonra hücum” dedi. Fenerbahçe’yi  hücum oynayarak yenebilirsin. Bugün hangi hoca olursa olsun maça Holosko veya Bobo ile başlardı. Fenerbahçe’nin yediği gollere bakıyorsunuz hepsi savunma arkasına atılan toplardan. Nobre ile savunmanın arkasına sarkamazsınız. Ben Lugano olsam maç öncesi sabaha kadar Holosko’yu nasıl tutarım diye düşünürdüm. Roberto Carlos olsam bu Holosko varken nasıl ileri giderim diye düşünürdüm. Bir de Holosko veya Bobo’ya servis yapacak Delgado gibi elinizde bir isim varken.

Ezberi bozdu
Denizli bir anda ezberini bozdu, 4-2-3-1’e döndü. Bir hoca iyi giden işleri neden bozar anlayamadım. Serdar Özkan yetenekli olabilir, Ekrem de. Ancak Fenerbahçe savunmasını Holosko ile delebilirsiniz, Serdar ile değil. Fenerbahçe formda değil. Sadece iştahı ile oynadı. Skoru da yakalayınca işi emniyete aldı.
Denizli hücum futbolunu seven bir teknik adam gibi çıksaydı çok fazla pozisyona girer, pozisyon da verebilirdi. Ama Fenerbahçe’ye çok sıkıntı yaşatırdı. Rakibi yanlış analiz etmiş. Türkiye’de öne doğru oynamayı en iyi beceren Beşiktaş bu kadro tercihi yüzünden sürekli yana doğru oynamak zorunda kaldı. Beşiktaş sağ elle yemek yemeye alışmışken, sol elle yemeye kalkıştı. Belki oyunu zaman zaman kontrol etti ama bu da Fenerbahçe’nin ofansif yapısından kaynaklandı.
Fenerbahçe mutlak kazanmak zorundaydı. Bunun için de hücum ağırlıklı bir 11 ile başladı. Öne geçmeleri avantaj sağladı. Ancak eksik kalan, disiplinden kopan Beşiktaş’a karşı daha fazla pozisyona girmeleri gerekirdi. Ama bunu başaramadılar.

 

Devam Et 0 Yorum

Rıdvan maçı yorumladı

10/11/2008"

Savaş

10 Kasım Pazartesi 2008

Arsenal maçındaki müthiş mücadelenin aynısıydı. Tek fark özellikle oyunun devamında hücumu da düşündü Fenerbahçe takımı. Gollere bakıyoruz; iki duran top (kaleci hatası var) ve Emre kendi kalesine. Ama bu kadar mücadele edersen, savaşırsan bu hataları rakibe yaptırırsın.
Belki aman aman futbol oynamadı Fenerbahçe, ama inanılmaz mücadele etti. Mücadele etmeyen bir tek oyuncu yoktu. Josico ve Selçuk ikilisi arkadan sürpriz koşular yapacak, Arda, Lincoln, Baros ve sonradan giren Kewell'ı bir tek maçın başında kaçırdılar, o da gol oldu. Onun dışında Lugano ve Edu'ya o kadar destekçi oldular ki, her topa hamle yaptılar. Ve atak hangi yönden gelirse gelsin oraya doğru, hem Roberto Carlos'a, hem de Gökhan'a yardım ettiler.

Selçuk ve Gökhan
Fenerbahçe 4-4-1-1 gibi oynadı. Galatasaray ise yine 4-2-3-1. İlk yarıyı yenik kapamalarına rağmen karambollerin oyuncusu Ümit'in çıkarıp Nonda ile yine tek forvete devam etti Skibbe. Galatasaray'ın öndeki forvetleri form tutacaklarına çok sık değişiklik olduğu için geriye gidiyorlar. Galatasaray takımı Fenerbahçe'nin hep üzerine gitti ama fazla pozisyon bulamadı.
Fenerbahçe savunmasının en iyi yaptığı iş olan ceza alanı önünde alan daraltmaları Galatasaray'ın poziyon bulmasını güçleştirdi. İnanılmaz taraftar baskısıyla gerçek bir deplasman Saracoğlu Stadı. Aragones'in skoru yakaladıktan sonraki hamleleri İspanya Milli Takımı'ndaki hamlelerin aynısıydı. İki takım da mücadele etti. Ancak Selçuk ve Gökhan'a ayrı paragraf açmak istiyorum. İkisi de inanılmaz oynadılar.
Hüseyin Göçek ilk derbisinde süper bir maç yönetti.

Devam Et 0 Yorum

Kafada uyum

16/8/2008"

  • 19 Ekim 2006 Perşembe - Milliyet
  • Güneri Civaoğlu
  •  

    Türkiye'nin AB yol haritasında yükselen bariyer "kadına şiddet" uygulamaları... Avrupalı kadınlar, Türk erkeklerinin şiddet geleneğine, namus cinayetlerine karşı tavır almış bulunmakta. Örneğin, "Avrupa'nın sınırları nerede biter?" konusundaki tartışmanın yerini daha geniş açılı tartışmalar aldı.

    "Siyaset ve sivil toplumdaki paydaşlar, entegrasyon, İslam ve Avrupa değerleri karşılaştırması, Türk kadınlarının durumu" öne geçti.

    ...................................

    European Stability Initiative (ESI), 2004 yılından bu yana AB ülkelerinin, genişleme ve özellikle Türkiye üyeliği için politikalarını, halkların eğilimlerini araştırmakta. Açık Toplum Enstitüsü'nün desteğiyle bir rapor hazırlanıyor. Raporlardan ilki Hollanda üzerineydi.

    Yeni raporda ise Almanya üzerine ışık tutuluyor. Almanya'da da "kadınların Türkiye algılamaları" ve "Türk kadınlarının durumu" gerek kamuoyunun oluşmasında, gerek kamuoyu baskıları sonucu oluşan politikalarda önemli etken.

    "Örtünmek" tartışmaları yoğun.

    Ama...

    Özellikle, "töre cinayetleri, kadına şiddet, kadının statüsü, kadının özgürlükleri."

    Yani...

    Kadını geri plana iten zihniyet, Türkiye'nin imajını kirletiyor.

    Önümüzdeki süreçte giderek büyüyen bir sorun haline gelebilir.

    .......................................

    Almanya'dan bulguları şöyle özetlemek mümkün:

    Türkiye'nin AB üyeliği konusunda resmi Alman politikasında değişiklik yok. Bunda iktidarın küçük ortağı Sosyal Demokrat Parti'nin, Türkiye'nin üyeliğini desteklemesi temel nedenlerden biri. Şansölye Merker de, iktidara gelmeden önce Türkiye için öngördüğü "imtiyazlı ortak" formülünü yırtıp tarihin çöp sepetine atmış değil ama devletler hukukunun "ahde vefa" ilkesi gereği, politika değişikliği yapmadı.

    Bununla beraber kamuoyunda Türkiye'nin tam üyeliğine kuşkular ve karşıt görüşler ağır basıyor.

    Bu oran yüzde 69 dolaylarında.

    Türkiye Almanya'da kamuoyu oluşturmak için ne yapıyor?

    .....................................

    Alman yönetimi bu konuda çok daha bilinçli.

    Almanya gündeminde şöyle tartışmalar var:

    -"Çok etnisiteli ve farklı dinlerin olduğu bir toplumun düzenli işlerliği nasıl sağlanabilir?"

    -"Evrensel insan hakları yeniden nasıl tanımlanmalı ve Alman yasaları ile ülkedeki kültürel farklılıkları savunan oluşumlar arasındaki çelişkiler nelerdir?"

    Bu bağlamda Berlin'de İslam Konferansı kuruldu. Sürecin öncüsü İçişleri Bakanı Wolfgang Schauble.

    Amaç:

    "Almanya'da çoğunlukta olan nüfus ile İslam topluluğu arasındaki iç ilişkileri irdeleme ve sürecin sonunda Almanya'daki Müslümanları temsil eden resmi bir temsilcilik kurmak... İslama, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi dinlerle eşit bir statü kazandırmak."

    Almanya'daki 3,5 milyonu bulan Müslüman nüfusun yüzde 80'inin Türk olduğu dikkate alınırsa, Türkiye'nin AB üyeliği için kamuoyu oluşturmak yolunda ciddi adımdır.

    Şansölye Merker ise bir entegrasyon zirvesi oluşturdu. Bu da Almanya'da "çok dinli, çok etnisiteli olmak gerçeğiyle yüzleşme iradesinde tarihi bir gün" diye nitelendi.

    Ve bütün bunlar Türkiye'nin lehinde sayılabilecek gelişmeler.

    Öte yandan Almanya'daki Türk toplumu üzerine projektör ışıkları düşürüldükçe ortaya çıkan bazı görüntüler karşı yargıları da yükseltmekte. Özellikle İslam ve Türk toplumunda kadının statüsü, kadına şiddet, töre ve namus cinayetleri ürperti veriyor. Kültürel çatışmalara çarpıcı bir örnek olarak görülüyor.

    Yani "eksik etek, kadın başına karar almaya kalkışmak, dayak, alt statü ve çok eş" ile AB'li olunmaz.

    "Uyum yasaları" kadar "uyumlu kafa" da gerek.

    Devam Et 0 Yorum

    Tavsiye Siteler